Artan küresel güvenlik endişeleri, özellikle de Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırganlığı ışığında, Almanya kendisini askeri duruşunu yeniden tanımlama konusunda çok önemli bir noktada buluyor.
Şansölye Olaf Scholz'un belirttiği gibi "Zeitenwende" veya çığır açan tektonik değişim kavramı, Bundeswehr'in tarihsel barışı koruma ve istikrar misyonlarından ulusal ve NATO savunmasına daha belirgin bir odaklanmaya geçiş yaparak rolünün derinlemesine yeniden değerlendirilmesine yol açıyor.
Savunma Bakanı Boris Pistorius, bu değişimi net bir şekilde dile getirerek, "savaşa hazır" bir Bundeswehr'e duyulan ihtiyacı vurguladı; bu duruş, ülkenin uzun süredir devam eden pasifist eğilimlerinden uzaklaşmayı yansıtıyor. Pistorius ve General Carsten Breuer'in "Savunma Politikası İlkeleri"nde vurguladığı bu yeni yönelim, özellikle sürekli bir küresel tehdit olarak kabul edilen Rusya'dan gelen algılanan tehditlere doğrudan bir yanıttır.
Alman toplumunun ordusuyla ve savaş kavramıyla ilişkisi tarihsel karmaşıklıklarla doludur. İkinci Dünya Savaşı'nın anıları hâlâ ulusal ruhu derinden etkiliyor ve askeri angajmana karşı kolektif bir nefreti şekillendiriyor. Ancak mevcut jeopolitik iklim bu duyguların yeniden değerlendirilmesini gerektiriyor. Hükümetin 2011'den bu yana ilk kez hazırladığı stratejik belge, geçmişteki taahhütlerden net bir sapmayı ortaya koyuyor ve eşdeğer düşmanlara karşı durabilecek güçlü bir savunma yeteneğinin gerekliliğinin altını çiziyor.
Bu yeniden kalibrasyonun zorlukları yok değil. Bundeswehr için askere alma seviyeleri düşüktür; askere almada düşüş eğilimi ve hizmetten sonraki ilk altı ayda yüksek ayrılma oranı, Bundeswehr'in 203,000 yılına kadar yaklaşık 2031 asker sahaya çıkarma hedefini zorlaştırmaktadır. Dahası, Bundeswehr'in yetersiz finansman mirasının üstesinden gelmesi gerekiyor. NATO'nun GSYİH'nın %2'si hedefine ulaşmak için savunma harcamalarının artırılması çağrısında bulundu. Bu mali yeniden ayarlamanın Almanya'nın savunma ve caydırma yeteneklerini önemli ölçüde güçlendirmesi bekleniyor.
Pistorius'un terminolojisi ve yaklaşımının partisinden ve muhalefetten eleştiri alması, savaşın normalleşmesine ilişkin endişelerin artmasıyla kamuoyunda tartışmalar sürüyor. CSU lideri Markus Söder, savaşa hazırlık retoriğinden kaçınırken savunma hazırlığını savunarak siyasi ortamda farklı görüşleri temsil ediyor. Bu ikilik, köklü pasifist eğilimlere sahip bir ülkede “psikolojik değişim”i teşvik etmenin karmaşıklığını vurguluyor.
Bu tartışmaların ortasında, ordu ile sivil toplum arasındaki uçurumu kapatmayı amaçlayan Gaziler Günü düzenleme önerileri ortaya çıktı. Bu tür girişimler, askerlik hizmetine yönelik daha katılımcı ve takdir edici bir tutumun teşvik edilmesi niyetinin sinyalini veriyor. Yine de, Almanya'nın, II. Dünya Savaşı sırasında güçlerinin işlediği zulümlerle hâlâ uzlaşmaya çalışan karmaşık hafıza kültürünü yönlendirmeleri gerekiyor.
Pistorius ve Breuer, “sağlam” bir Alman ve Avrupa savunma sanayisini savunarak ve uluslararası ortaklıkları güçlendirerek politikalarının sonuçlarından kaçınmadılar. Vizyon, silah işbirliğini ve ihracatı artırmayı ve Çin'in Hint-Pasifik'te yarattığı jeopolitik zorlukları ülkenin değerleri ve çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeyi kapsıyor.
Almanya bu derin değişimlerle boğuşurken, toplumsal uzlaşma sorunu önemini koruyor. “Savaşa hazır” tabiri uygun mu, yoksa askeri kimliğiyle Almanya'nın konforunun sınırlarını mı zorluyor? Cevap, tarihsel derslerini çağdaş güvenliğin zorunluluklarıyla uzlaştırmaya çalışan bir ulusun gelişen anlatısında yatıyor olabilir.
